Posts Tagged ‘Kim 500 Milyar İster?’

h1

Televizyon Programlarının Ruhu

December 11, 2011

Kendi program çekimlerim yüzünden uzun bir zamandır “Renkli Televizyon” siteme yazı ekleyememiştim. Sonunda güzel bir pazar sabahı yakaladım ve canım bloğuma geri döndüm. Bu sefer farklı bir başlık ile yazıma başlıyorum ve ilk okuduğunuzda şaşıracağınızı tahmin ediyorum.  Fakat televizyonla biraz ilgileniyor ve hatta kamera önünde çalışıyorsanız sanırım ne demek istediğimi yazımı okumaya başladığınız anda daha iyi anlayacak olduğunuza eminim.

Bir süredir bir kaç ayrı kanala farklı içeriklerle programlar sunduğum için televizyon programlarının ruhu olduğuna inanmaya başladım.Bunun sebebi ise sunmuş olduğunuz programın gerçek anlamda aynı bir insan gibi zamanla şekilleniyor oluşu. Özellikle ilk bir kaç bölüm bunu anlayamayabilirsiniz ama zamanla programın içeriğine ısındıkça ve gelen ratinglere göz atınca programınızın gerçek anlamda yaşadığını hissediyorsunuz. Bu hissi yakaladığınız anda ise her program çekiminde ses tonunuzdan tutun da kıyafetinize kadar büyük bir özen göstermeniz gerektiğini öğreniyorsunuz. Çünkü sizin sunduğunuz program yapmış olduğunuz her bir eklemede ya da yenilikte bir anda kabuk değiştirebiliyor. Programa bir şekil vermeniz ve o şekilde sunmanız gerekiyor. Program tam anlamıyla oturana kadar da üzerinde oldukça yoğun bir şekilde çalışılıyor. Seyirci programa alıştıkça sizde sunuculuk stilinize yeni bir yön veriyorsunuz. Örneğin program sakin ve duygulu bir içeriğe sahipse sunucu olarak sizin de ona göre haraket etmeniz ve ses tonunuzu içeriğe göre ayarlamanız gerekiyor. “Kim 500 Milyar İster ?” yarışmasını izleyenler hatırlarlar, Kenan Işık’ın programdaki tutumu ve ses ton sanıyorum size programın ruhu ve stili hakkında biraz fikir verebilir. Kenan Işık o tok sesiyle sunduğu programına farklı bir tat getirmiş ve seyirciler de zamanla bu sunum şeklini oldukça beğenmişti. Daha sonra da Kenan Işık programını yine aynı şekilde sunmaya devam etti. Program ile sunucu ortak noktayı ve seyircilerin seveceği şekli yakaladığı anda da başarı kendiliğinden gelmişti.

Kendiniz program sunuyorsanız programınızın ana hatlarını oturtmanız ve ona son şeklini vermeniz ise 6 ay gibi bir zamana yayılabileceğini bilmeniz gerekiyor. Çünkü hiç bir program daha ilk yayınlandığı gün tam anlamıyla oturmuş sayılmıyor. Programınızı şekillendirmek için belli bir zaman harcadıktan sonra gelen yorum ve eleştirilere göre programı daha farklı sunmaya özen gösteriyorsunuz. Bu süre içerisinde de sanki aynı takımda top oynayan iki oyuncu gibi program ile aranızda bir ilişki kuruluyor. Her program çekiminde artık programın nasıl aktığını ve çevrenizdeki ekip arkadaşlarının nasıl çalıştığını daha iyi anlayabiliyorsunuz. Bu sayede de programınıza daha yoğun bir enerji verebiliyor ve yapmak istediklerinizi daha etkili bir şekilde ekrana yansıtabiliyorsunuz.

İlk çekimlerin ardından ilerleyen günlerde programa alıştıkça seyircide sizi kabullenmeye ve daha fazla sevmeye başlıyor. Aksi halde seyirci ile aranızdaki bağı bir türlü kuramıyor ve gereken izlenme oranını yakalayamıyorsunuz. İşte bu yüzden de seyircileri çok iyi analiz etmeniz ve programa gerçek anlamda hayat vermeniz gerekiyor. Çünkü insanlar sizi sevmeye ya da nefret etmeye başlıyorlar. Program hakkında daha fazla konuşulmaya başlandıkça, daha çok yorum ve rating almaya başladıkça program yavaş yavaş rayına oturuyor.

Eğer programınız hızlı bir akışa ya da macera dolu içeriğe sahipse sizde kıyafetlerinizi ve stilinizi ona göre  hazırlıyorsunuz. Kendi programımdan bir örnek verecek olursam, programım doğa, gezi ve macera temalarını kapsadığı için her seferinde farklı canlılarla karşılaşıyorum. Bu yüzden de her defasında farklı duyguları izleyicilere aktarmam gerekiyor. 3 ayrı yönetmenimiz olduğu için her yönetmenin stiline uygun bir sunum ortaya koymaya çalışıyorum. Kıyafetleri doğaya göre belirliyor ve seyircilerin seveceği bir şekilde programımı sunmaya çalışıyorum. Programda Çince konuştuğum için zaman zaman hatalarım oluyor fakat bir yabancının mükemmel Çince konuşmasını açıkçası izleyiciler istemiyorlar. Bu yüzden de zaman zaman bilerek hata yaptığım ve program sevimlilik kattığım oluyor. İşte bu da programın ruhunu yansıtması açısından önem taşıyor. Seyirci sizin telafuzunuzu ve yabancı gözünden olan tanıtımızı izlemek istiyor. Doğa ile olan mücadelenizde yaşadıklarını daha yakından tanımak istiyor. Sizde seyircilerin alışmış olduğu bu sunum şeklini koruyor ve üzerine artılar koyarak programınızı şekillendiriyorsunuz.

Şu ana kadar 11 bölüm yayınladığımız için artık programın nasıl akacağı hakkında daha fazla bilgiye sahibim ve sunuculuğu da o yönde yapmaya çalışıyorum. Bir yabancı Çince program sunduğu için programa daha çok uluslararası bakış açısı getirmeye ve mümkün oldukça daha çok kişiyle iletişim kurmaya çalışıyorum. Program beni kabul ettikçe ben de programa daha fazla ısınıyorum ve etrafımdaki çalışanlarla daha kolay iletişim kurabiliyorum.  Şu ana kadar olan gözlemlerimiz ve ratinglerin durumuna göre seyirci benim doğal halimi seviyor ve bu yüzden de tüm röportajları ve çekimleri olabildiğince doğaçlama yapmaya çalışıyoruz. Tüm bunları birebir yaşadığınız zaman ise programın ruhunu daha yakından hissedebiliyor ve onu ekranda her izleyişinizde gerçek anlamda yaşadığına şahit olabiliyorsunuz.

Geçmişte yayınlanan ve programları ile güzel bir iletişim yakalayan isimleri sayacak olursa aklıma ilk başta rahmetli Steve Irwin geliyor. Hatırlayacağınız gibi timsahları yakalamasıyla meşhur olan bu sevimli adamı kısa şortu ve timsahların üzerine atlamasıyla sevmiştik. Programında müthiş bir enerji yakalayan bu değerli adam programın ruhunu yaşayan sunucuların başında geliyordu. Ayrıca Güner Ümit’in Turnikesi,rahmetli  Cenk Koray’ın kutu açması, doğada ne bulursa yiyen “BEAR” ın sunumları da program ruhunu yaşayan sunuculara örnek verilebilir.

Saygılarımla,

 

Rıfat Karlova

http://www.rifatkarlova.com

h1

Televizyon Formatları Nasıl Yaratılır?

July 4, 2010

Zor bir başlık atarak başladım yazıma, aslında sizlerin de biliği gibi çok karışık olmasına rağmen televizyonu besleyen en büyük güçlerden bir tanesi televizyon formatlarıdır. Türkiye’de şu anda format endüstrisi genel de yabancı uyarlama programlardan beslenmekte ve bu da ülkemide hem döviz hem de genç beyinlerin kaybolmasına neden olmaktadır.

Televizyon formatı ne demek? diye soranlar olabilir. Buna hemen kısa bir açıklama yapmak istiyorum. Televizyon formatının en kısa ve öz anlamı televizyon programı demektir. Fakat bu programların yaratılmasında yaş, cinsiyet, gelir durumu, hedef kitle, eğitim seviyesi gibi birçok faktör ele alınmaktadır. İngilizce’de bu faktörler  “Genre” şeklinde adlandırılır.  Belli başlı program formatları şöyledir: Macera,Çocuk programları, şaka programları,Yarışma programları,Tartışma programları, Yaşam programları,belgeseller,Yetenek yarışmaları, Bulmaca oyunları,Komedi şovları, talk şovlar vb…

Televizyon formatlarını şu anda dünya da profesyonel biçimde hayata geçiren belli başlı büyük firmalar mevcuttur ve bu firmaların yarattığı formatlar dünyanın birçok ülkesine ihraç edilmektedir. Televizyon programlarınının ürün olduğunu düşünürsek, format yaratmak aslında bir nevi ürün geliştirmektir. Bu ürünün alıcısı da izleyicidir. İzleyici izlemiş olduğu programların maddi desteğini reklamları izleyerek sağlamak da, fakat ödemesini televizyona reklam veren firmalar yapmaktadır. Bu yüzden başarılı bir formatın seyirciyi ekrana toplaması hedeflenmektedir. Tartışmalara neden olan rating, televizyonu besleyen en büyük güçtür. Bu yüzden sadece ülkemizde değil dünyanın diğer ülkelerinde de kanallar daha fazla rating kazanmak için ellerinden geleni yapmaktadırlar. Bu bazen topluma zarar verecek düzeye dahi ulaşabilir ve seyirciye sunulan seviyesiz programlar ile rating kazanılmaya çalışılır. ” Rating için her şey mübahtır.” gibi bir söylemin de çıkmasının sebebi budur.

Ben bu kısımda televizyonun bu kadar kaliteden düşerek rating için seviyesiz programlar ile kendisine daha çok zarar verdiğini düşünenlerdenim, sizlerin düşüncelerini de öğrenmek isterim.  İyi ve profesyonel hazırlanmış bir programın her zaman izleyicisinin olacağına inanıyorum. Siz ne düşünüyorsunuz?

Format üretimine dönersek, bu işin sorumluluları kanallar ve yapım şirketleridir. Ülkemizde şu anda yapılan üretimin büyük bir çoğunluğu dizi filmleri üzerinedir. Dizi filmlerimizin ne yazık ki uzatılmış senaryoları seyirciyi de olumsuz etkilemek de ve zaman içerisinde sıkıcı bir boyuta ulaşmaktadır. Genellikle ülkemizde yaratılan dizilerin içeriği aşk, mafya, ihanet gibi 3 konudan beslenmek de, eğitim seviyesi ve geliri düşük izleyicinin daha çok ilgisini çekmektedir. 2 saati aşan dizi süreleri ise Türk izleyicisini televizyona karşı soğutmakta ve orjinal program üretimine engel olmaktadır. Bunun yerine benim tavsiyem farklı konularda daha çok ama kısa süreli dizilerin yayınlanabilecek olması yönünde.  Bu sayede hem ekrana farklı alternatifler getirilebilir hem de daha çok insan gücü kullanılır. Şu anda yapım firmalarında çalışanların da omuzlarında ki yük bir miktar azaltılabilir ve daha kaliteli yapımlar üretilebilir.

Eğlence dünyasının merkezi olan Amerika’da dünyaca ünlü dizilerin süreleri 1 saati geçmemektedir. Çok üretim yapıldığı için birçok  farklı konuyu içeren yapımlar ekranlarda seyircilere sunulmaktadır. Örneğin Dexter dizisinin senaryosunda gündüzleri suçluları kan örneklerinden yakalamayı çalışan bir polisin akşamları bir katile dönüşüyor olması büyük bir hayal gücünü gerektirmektedir.  Aynı şekilde vücudunda dövmeler ile abisini kurtarmak için hapse giren Michael Scolfield, Prison Break dizisini de örnek olarak verebilirim. Bu projelerde senaryolar ve oyunculuklar güçlü, çekim teknikleri daha profesyonel ve yatırım da buna göre çok daha fazladır. Çünkü ortada bir uluslararası pazar olduğu için yapılan işin de boyutu büyüktür.

Diziler dışında ülkemiz de dönem dönem yarışma programları ekranlarımıza gelmektedir. İngilizce’ “Game Show” olarak kullanılır ve ekranın en çok yaratıcılık gerektiren formatlarından birisidir. Bir sistem, hayal gücü, planlama ve doğru ekip elinde yarışma programları izleyicisine büyük heyecan katar. Bir dönem ülkemizde de “Kim 500 Milyar İster” adıyla yayınlanan yarışmanın dünyada en çok izlenen yarışmalardan olmasının nedenlerinden biri de budur. Format olarak aslında basit bir mantığa sahib olmasına rağmen “Soru-Cevap” “Quiz” şeklindeki yapısı geliştirilerek çok daha heyecanlı bir hale getirilmiştir. “Arkadaşına sormak, 5 soru bilmeden parayı alamamak, % 50 şans, seyirciye sor, sunucu faktörü” gibi faktörler ile milyonlarca insanı ekrana kilitlemeyi başarmıştır.

Ülkemiz yapımcıları bu program formatı konusun da daha az riske girerek tamamen yurt dışında başarılı olmuş yapımları  ekranlarımıza getirirler. İçerikler de oynamalar yapılır ve Türkiye’ye has bir hale getirilir. Örneğin Var mısın? Yok musun? yarışmasının orjinali “Deal or not Deal” isimli yabancı bir formattır. Orjinali 1 saat içerisinde hızlı bir şekilde biterken ülkemizde ki versiyonunda araya ajitasyon,drama, sohbet, alkış, curcuna sokularak 2 saatin üzerine çıkılmıştır. Bu daha önce de dediğim gibi eğitim seviyesi düşük izleyici kitlesine yönelik bir program formülü olarak ülkemiz de sıkça kullanılmaktadır. Başka bir ülke de aynı şartlar ile yapılacak olması durumunda kısa süre içerisinde tepki alacaktır.

Yabancı ülkelerden alınan formatların daha önce başarılı olmaları ülkemiz yapımcılarını daha çok cezbetmektedir. Orjinal bir program yaratacak kapasite ve gerekli birikim olmadığı zaman yapımcılar yabancı programlar içinden uygun gördüklerini seçerek ekranlara getirirler. Aslında ülkemiz de program üretebilecek donanım da gençlerin olduğunu göz önüne alırsak sanırım yapımcıların yapması gereken biraz daha cesur adımlar atabilmeyi göze almaktır. Başarı da risk alarak, yeni fikirler üreterek, özgün ve kaliteli işleri geliştirirek yakalanır.Yabancı programların ülkemize gelmesi sadece günümüzü kurtarır ve televizyonculuğumuzu yabancılara bağımlı bir hale getirir.

Tüm bu programların yanında elbette ki talk şovlar, haber programları, kadın programları ve diğer birçok program hem ülkemiz de hem de dünyada seyircilere sunulmaktadır. Başarılı olanlar ekranda uzun süre kalırlarken, diğerleri kısa bir süre sonra yayından kaldırılmaktadır.  Bazen gereğinden çok uzatılan programlar da eski başarılarından uzak olmalarına rağmen ekranlarda program yokluğundan yararlanarak yerlerini korumaktadırlar.

Peki, bu formatları nasıl yaratacağız? Bu kısım belki de en zorlu kısımındır. Öncelikle format yaratırken, televizyonu ve tarihini iyi bilmek gerekmektedir. Hangi dönemde neler yayınlanmış, hangi tür programlar başarı sağlamış bunu çok iyi analiz ederek yaratılmak istenen programın ön hazırlığını yapabiliriz. Kesinlikle unutulmaması gereken yaratılacak programın orjinal olması ve daha önce bir başkası tarafından ekrana getirilmemiş olmasıdır. Bu yüzden televizyoncuların ve yapımcıların dünya ekranlarını yakından izliyor olmaları gerekmektedir.

Program yaratırken planlı ve sistemli bir şekilde ekip olarak çalışılmalıdır. Programın hedef kitlesi, bütçesi, süresi, sunucusu, içeriği çok iyi hesaplanmalıdır. Örneğin dev bir bütçesi olan programı küçük bir kanala sunmak daha ilk adımda programın yayınlanmasına engel olacaktır. Kim 500 Milyar İster? örneğinde de verdiğim gibi, geleneksel olan soru-cevap yarışma mantığına nasıl yenilikler getirildiyse program yaratıcıları diğer yarışmalarda kullanılan sistemleri de modernize ederek ekrana getirebilirler.  Bu şekilde iyi tasarlanmış bir program 50′den fazla ülkeye ihraç edilebilmektedir.

Format üretimindeki adımlar:

  • Program Adı:
  • Hedef Kitler: Kimin izlemesini istiyoruz. Yaş, cinsiyet vb…
  • Zaman: Programın süresi, ne kadar sürecek ve ne kadar zaman da çekilecek?
  • Programın özeti: Yazılı olarak kısaca programın tanıtılması.
  • Program Akışı: İlk nasıl başlayacak, sonrasında nasıl devam edecek?
  • Detaylı Sinopsis: Detaylı olarak programın tanıtımı.
  • Resimlerle anlatım: Görseller ile.
  • Bütçe.
  • Sunucular.
  • Set-Dizayn.
  • Satılabilirlik: Programın pazarının değerlendirilmesi.

Tüm bu hesapları ince ince ve adım adım yaptığımız takdirde ortaya izlemesi keyifli ve heyecanlı programlar çıkacaktır. Bu yüzden hayal gücümüzü sınırların ötesine çıkarmamız için hem daha çok okumalı, hem de hayatı ve çevremizi daha yakından gözlemlemeliyiz. Yabancılara da bu kadar para ödemeden kendi formatlarımızı yurt dışına sattığımız zaman televizyonculuğumuz da yepyeni bir dönemin başladığını hep birlikte göreceğiz.

Hepinize bol şans.

Rıfat Karlova

http://www.rifatkarlova.com

Follow

Get every new post delivered to your Inbox.