h1

Televizyonculuk ve Üretim

April 4, 2010

Bugünkü yazımda neredeyse 4 yıldır içerisinde bulunduğum ve artık yavaş yavaş kariyerimi üzerine oluşturmaya başladığım televizyonculuğu ve televizyonun gelişim tarihini yazmak  istiyorum. Özellikle ben ve mühendislik kökenli değerli arkadaşlarımın güçlerimizi birleştirerek gelişim projeleri hazırladığımız bir dönemde, televizyon ve aynı zamanda sahne benim için çok önem taşıyan bir çekim merkezine dönüştü. Son zamanlarda daha çok üzerine zaman harcadığım ve daha önceden hiç bu kadar üzerinde teknik düşünmediğim televizyon, derinlerinliklerine indikçe beni daha fazla etkilemeye, etkilerken de bu incelemelerim sayesinde televizyonun ülkemde olan tarihi seyrine de daha geniş açıdan bakmama neden oldu.

Çok basit bir makine gibi görünmesine rağmen neredeyse 100 yıla yaklaşan tarihiyle aslında televizyon günümüzde birçok bilim dalının üzerinde kafa yorduğu bir fenomen halini almış durumda. Her akşam evimizde izlesek ya da izlemesek bile açtığımız bu elektronik kutuyu biraz daha açarak gözlerinizde bir başka boyuta taşımak istiyorum. Çağımızda boyutu büyüyerek artan tüketim toplumununda etkisiyle şekillenen televizyonculuğun ülkemizde ne yazık ki üretime olan olumsuz etkisini bu yazıma taşıyorum, çünkü bu alanda var olmak isteyen bir isim olarak yapabileceğim değerlendirmeleri  üzerime düşen bir sorumluluk olarak görüyorum. Bu sayede daha çok izleyicinin televizyonu izlerken onu bir makineden ibaret görmemelerini, onun içinde yaşattığı ruhu ve kültürü de hissetmelerine yardımcı olmak gerektiğini düşünüyorum ki televizyonculuğumuzu uluslararası düzeye çıkarabilelim. Belkide masum bir makine olarak ortaya çıkan televizyonun giderek en önemli amaçlarından biri olan (İlk zamanlarda yaşadığı gibi) “Kaliteli televizyon” hedefinden uzaklaştığına da bu yazım sayesinde daha çok dikkat çekebilirim. Bunun sonucunda da yapımcıların ve izleyicilerimizin her adımda televizyonu daha olumlu yönde kullanmalarını sağlayabilir ve belki de televizyonu artık daha modern bir iletişim aracına, bir öğrenim makinesine, kaliteli eğlence dünyasına çevirebileceğimiz yeni bir noktaya taşıyabiliriz. Her ne kadar imkansız gibi gözükse dahi, televizyonu ve özellikle televizyonculuğu çok daha etkili bir platforma dönüştürmenin mümkün olduğuna inanıyorum.

Televizyonculuk günümüzde dünyanın hemen her ülkesinde ucunun bir şekilde kaçırıldığı ve bu kaçırılma ile yeni tartışmalara dönüşen bir hal almış olsa da en azından kendi gelecek planlarım içerisinde daha olumlu bir geleceğe sahip olmaya devam ediyor. Kariyerimi daha olumlu bir güce dönüştürebilecek uluslararası bir Türk televizyonculuğu hayalimin olmasına rağmen, yazık ki çoğu zaman yabancı programların Türkiye’ deki potansiyel eğitimi düşük sınıf merkez alınarak tasarlanması beni ve benim gibi düşünen birçok genci epey üzüyor. Yabancı yapımcılardan satın alınarak kopyalarının yaratıldığı, geçmiş yılların ardından hala ders alınmayarak ve öğrenilmeyerek bu yönde çoğu zaman hazıra konmak üzerine gelişen, üretmeyi değil alıp kullanmayı alışkanlık haline getirmiş olduğumuz televizyonculuğumuzu da eleştirmenin zamanının geldiğini hatta geç bile kalındığını vurgulamak istiyorum. Özellikle yurt dışında bu işi hem öğrenip hem de yaparken kendi penceremden bir televizyonculuk yazısı yazmanın gerektiğini düşünüyorum.

Üzülerek yazıyorum ki, ülkemizin birçok nedenden çarpık gelişen toplum yapısının üzerine birde gerekli ön hazırlık yapılmadan yaratılan bilinçsiz programları eklediğimizde günümüzü kurtarırken aslında geleceğimizi ne kadar riske attığımızı da vurgulamak istiyorum. İşte böyle bir manzara karşısında gelişenin ters yönünde farklılaşarak hayalini kurduğumuz daha kaliteli televizyonculuk anlayışını ülkemde yaşatmayı şu anda Uzakdoğu’da bulunsam dahi kendime hedef olarak seçmeyi daha doğru buluyorum.

Bu yüzden televizyonu sadece bir makineden ibaret görmeyip eğlence, siyaset, sosyal, eğitimsel açıdan da ele alarak zor bir hedef gibi görünse de azim ve kararlılıkla atılacak adımların izleyicileri, televizyonu kullanan markaları, yapımcıları ve televizyoncuları dilediğimiz televizyon kavramına ulaştıracağına inanıyorum. Bu sayede televizyoncular olarak üzerimize düşen “Toplumu olumlu yönde etkileme” görevimizi de yerine getirmenin huzuru ile gelecekte daha güzel projelerin üretilmesininde önümüzü açabileceğimizin altını çizmek istiyorum.

Gelecek kuşakların daha sağlıklı bir televizyon kalitesi yaşamasına  katkıda bulunabilmeyi bu alanda işler yaratmak isteyen ve hali hazırda yaratan televizyoncuların üzerinde en hassas durması gereken konulardan biri olarak olarak görüyorum.

Çok uzun bir giriş oldu ve artık yazıma başlamam gerektiğinin de farkındayım, uzun yazdığımı biliyorum fakat bazı detayları oturtmak adına buna gerek duydum. Sabrınız için çok teşekkür ederim.

Evet, hazırsanız kısa bir süreliğine televizyonunuzu kapatın ve yazımın düğmesine basın. Yazıma hoş geldiniz efendim.

Ben ve Televizyon

2006 senesinden bu yana eğitim için geldiğim Tayvan’da televizyon dünyasının içindeyim. Türkiye’de de bu yaz tatilimi geçirdiğim günlerde Türk televizyon ve radyolarında da bazı programlara katılma fırsatı buldum (Oylum Talu ile Burası Haftasonu/Haber Türk kanalında ve Trt Türk kanalında Gümüş Hilal isimli programlar). Televizyonun içerisinde bir mücadelem olmadığı zamanlarda televizyona bende belki de birçoğumuz gibi çok yüzeysel baktım. Televizyonu sadece eğlendiren ve bize görüntüler gösteren bir makineden ibaret sandığım bu günleri geride bırakıp içerisine girdikçe onu keşfetmeye ve televizyonda sorumluluk aldıkça televizyonun korkunç boyutlara dahi ulaşabilen gücüne daha da yakından tanık oldum. Zaman içerisinde televizyon yavaş yavaş hayatımın bir parçası olurken aynı zamanda yüksek lisans (Siyaset bilimi) eğitimimi de tamamladıktan sonra içine girdiğim yeni bir eğitim alanı oldu. Şu anda bu dünyanın oluşumunu, dünyadaki gelişimini, sosyal etkilerini ve programların yapım aşamalarını araştırarak hem televizyonu daha iyi öğrenmeye hem de geleceğim için atacağım adımlarda daha olumlu karar vermeye çalışıyorum. Bu eğitimlerin, okuduğum bu alandaki çalışmaların ve üzerine koyduğum sahne artı televizyon tecrübeleriminde yardımıyla sunucu ya da programdaki şovmen dahi olsak televizyonun tarihsel ve uluslararası gelişimini az çok bildiğimiz zaman televizyonun bize sunduğu sahneyi de çok daha olumlu kullandığımızın farkında olacağımızı öğrendim. Kişisel yeteneklerin içerisinde olduğu televizyonculuğa, eğitim ve bilimi de katarak hem uluslararası oluşumunu daha yakından gözlemlemeyi hem de ülkeler arasındaki farklı boyutlarını analiz ederek gerçekleştiriğim Çince tek kişilik oyunlardan daha fazla gözlem yaparak ayrıldığımı gördüm. Bu cümleme ilave olarak, çok eski bir televizyon dizisinden bir bölüm izlerken (Seinfeld) oradaki karakterin bir tek kişilik oyun performansının etkisini kendi oyunumla kıyaslamaya çaba sarfetmeye başladığımı da eklemek istiyorum.

Başka kültürlerin mizah, drama, korku gibi konulara bakış açılarını gözlemleyerek ülkemdeki izleyicinin profillerine daha yakından bakmanın olumlu bir televizyonculuk özelliği olduğunu fark ettim. Hafta sonları televizyon performansı derslerinde izlediğimiz kısa fim sahnelerini daha iyi yorumlamayı ve hocamızın gösterdiği yeni metodlar ile içimizdeki yaratıcılığı nasıl daha aktif hale getirebileceğimizi gördüm. Kazanmaya başladığım yeni bakış açısını televizyon eğitimi ile hem geliştirerek sürdürmeyi hem de içerisinde bulunduğum Uzakdoğu televizyon dünyasını daha yakından takip etmeyi hedefliyorum. Hem Uzakdoğu hem de dünyanın eğlence merkezi konumunda olan ABD televizyon dünyasının nasıl bu duruma geldiğine kafa sıkça kafa yoruyor ve yorarkende düzenli olarak ABD, Britanya arasındaki gidip gelen televizyonculuğun notlarını alıyorum. Bu kadar kafa yoruyorum değil aslında yoruyoruz demek daha doğru olacak, çünkü benim televizyondaki hedeflerime ulaşmak için, planlarımızı çok yetenekli dostlar ile oluşturduğumuz bir takım olarak organize etmeye çalışıyoruz. Böylece takımın içerisinde mühendisler hem teknik olarak alt yapı çalışmaları yapıyor hem de analiz yetenekleri ile diğer televizyon programlarını birbirleri ile daha kolay karşılaştırabiliyoruz. Bende üstüme düşen görev olan, fikir üretme ve geliştirme, televizyonun içini daha iyi öğrenme ve sahneye uygulama gibi konularda takımımıza destek veriyorum. Sürekli yeni dosyalar yazıyoruz, programlar üretiyoruz, eksikleri saptayarak izleyiciye yeni alternatifler sunmayı düşünüyor ve dünyada ki diğer televizyonculuk dünyasında oluşan akımları takip ediyoruz. Kısacası, ulaşmak istedimiz yeni nesil kaliteli televizyonculuğu sanki bir makinenin parçalarını birleştirir gibi yeniden kendi tecrübelerimiz ve çevremiz sayesinde dikkatlice birbirine monte ediyoruz. Bu aşamada ençok da Türk televizyon dünyasının oluşum tarihini, eksiklerini, olumlu ya da olumsuz yönlerini analiz ederek ileride Türk televizyonlarına yeni ve en önemlisi Türk beyinleri tarafından yaratılmış programlar kazandırabilmenin planlarını ortaya çıkmaya başlıyor.

İşin en zor kısmı ise bunları anlatacak ve anlayacak dünya görüşüne sahip kişileri yani yapımcıları bulmaya ve ikna etmeye kalıyor. Çünkü televizyonculukta siz ne üretirseniz üretin bir yapımcı desteği almadan bir projeyi hayata geçirmek çoğu zaman imkansız demek oluyor. Buda yeni televizyon dünyasına gireceklerin dikkat etmesi gereken bir konu.

Dünya Televizyon Tarihi ve Türkiye Televizyon Yayıncılığı

Tük televizyonculuğu aslında günümüzün iki uluslarası siyasi gücü olan ABD ve İngiltere’den çok daha sonraları yayın hayatına başladı. Şu anda dünyada ABD merkezli olarak yaratılan televizyonculuk imajı geriye gittiğimiz zaman ABD ve İngiltere (Britanya) arasında paylaşılıyordu. Dünyada ilk televizyon yayını 23 Ocak 1926’da İskoçya’da yapıldı[1]. Sonraları ABD tarafından bir pazarlama ve propaganda aracına dönüştürülen televizyon bu ülkelerin ardından Avrupa ve diğer dünya ülkelerine bulundukları ekonomik veya siyasi koşullarına göre farklı zamanlarda girmeye başladı.

Biz ise 20. yüzyılın bu icadından biraz geç faydalanmaya başladık. 1960’ların sonlarında TRT ile televizyonculuk ülkemizde o zaman bulunan kısıtlı imkânlar altında yapılmaya başlandı. Yıllar ilerledikçe spor yayınları ile ilkleri yaşayan Türk televizyon tarihi, 1971 yılında ilk canlı yayınlanan futbol maçını ekranlarda gördü. Daha sonra televizyonculuğumuz haftada 7 güne yayıldı ve yavaş yavaş hayatımızda daha fazla yer etmeye başladı. Ülkemizde ilk canlı televizyon yayını ise 1975 senesinde Stockholm’de ki Eurovision yarışması sırasında yapıldı. 1976 yılında renkli ekran ile tanışan yayıncılığımız, 1980 senesine geldiğimizde ise yılbaşı yayınına Nesrin Topkapı’yı çıkararak Türk televizyon tarihinde bir efsanenin doğuşuna imza attı.

Bende dünyaya o yıllarda merhaba derken televizyonculuğumuz benim küçüklüğümde ise 80’li yılların tadını çıkarıyordu. Benim dünyaya geldiğimden bugüne tam 29 yıl geçti ve küçüklük yıllarım Türkiye’de ilk tamamen renkli yayına geçilmesine sahne oldu. Evimizdeki siyah beyaz televizyonun yerine aldığımız kumandasız renkli televizyon yıllarca bizi ekrana bağladı. Televizyonun ilk eve geldiği zaman deli gibi sevindiğimizi daha dün gibi hatırlıyorum. Sonraları TRT’ nin tek kanallı günleri de evimize renkli renkli girmeye başladı. Babamın elinde sigarası (Çok şükür sonraları bıraktı ve bir daha hiç içmedi) ile TRT’de akşam 20 de başlayan haberleri izlemesi benle kardeşimi hep sıkardı. Sürekli terör haberlerinin yapıldığı TRT ana haberlerini o günden bu yana hiç unutamadım. Özellikler uyduların gelişmesi ile eskiden sürekli tutmayan hava raporlarını ise daha sonraları fark ettim.

Televizyonda programlar yavaş yavaş çoğalmaya ve TRT’nin yanına eklenen kardeş TRT kanalları ile evimizde de kardeşimle kavgalar artmaya başlamıştı. Çünkü artık televizyonu ilk kapan izleyebiliyordu. O zamanlarda kardeş kardeşe yan yana yatarak sabahları pür dikkat izlediğimiz masal programlarının yerini ise bir daha hiç bir program dolduramayacaktı. Kumanda olmadığı için öyle zırt pırt kanalda değiştiremez ve televizyonun başında zaten hali hazırda birkaç kanal olan dönemde çok fazla bir seçeneğimizde yoktu.

O zamanlar evinde videosu olanlar ise o zamanın en havalı çocuklarıydı. Her mahallede olan video film kiralama dükkânları benim gibi birçok çocuğun vitrinlerine bakarak saatlerce hayal kurduğu yerler olmaya başlamıştı. Ağzım açık sadece video filmlerin afişlerini film izlermişçesine izler ve kafamda filmin hayalini kurardım. Kim bilir filmde acaba ne maceralar vardı? Hayal gücüm çalışırken ise saatler birbiri ardına geçer karanlık oluca da eve dönerdim. Bu hayaller ile dolu bir çocukluk geçirirken hiç bir gün benim televizyonda film yada reklam karakteri olacağım aklıma gelmemişti.

Her onbeş tatil zamanı teyzemlere gittiğimizde Ayşenur teyzemin bir dolu video filmi getirmesiyle çılgına dönerdik. Vay be, inanılmazdı çünkü teyzemlerde o inanılmaz makinadan vardı. Evet, evet yanılmadınız teyzemler video almıştı ve artık ben de yeni güzel filmler izleyebilirdim. Artık istediğim filmi teyzemlere söylüyordum, onlarda eğer korku yada çok şiddet filmi değilse sağolsun kiralarlardı. Rahmetli Kemal Sunal filmlerini ailece izleye izleye geçerdi akşamlar. Hemde ilk kez izlediğim filmlerdi, ailece güler eğlenirdik.

TRT’nin efsanesi olan Susam Sokağı fırtınası ile günlerimiz daha da neşelenirdi. Derken özel kanalların çoğalması televizyonu bir pazarlama ve para kazanma aracına çevirdi. 900’lü hatların reklâmları ile ilk kez hayatımıza yeni yeni pazarlama taktikleri girmeye başlamıştı. Özel kanalların hayatımıza girmesine rağmen, Rahmetli Cenk Koraylı “Kutu Kutu” programı, elbette ki yine rahmete kalan efsane adam idolüm Barış Manço’lu “Adam Olacak Çocuk” ve Mustafa Yolaşan’lı “Pazar 88/89/90” programları her zaman kalbimde 80’lerin 90’lara geçişinde ileride tüm o günleri yaşayanlar gibi benim de özlemle anacağım buruk bir hüzün oluşturdu. Yeni kanallar bizlere yep yeni programlar ve isimleri sunarken 80’li yıllar artık geride kalmış yerini 90’lı yıllara bırakmıştı.

Artık kanallar çoğalmış, rekabet iyice artmıştı. Televizyonlarımız yeni programları ithal etmeye ve seyirciyi çekmeye çalışıyorlardı. 80’lerin sonları ve 90’ların başında zamanlar hayatımıza giren diziler ise hala efsane diziler olarak televizyon tarihimizde yerlerini aldılar. (Cesur ve Güzel, Mc Gyver, Kara Şimşek, Altın Kızlar, Mavi Ay, Uzaylılar, Yalan Rüzgarı, Kuzen Larry, A Takımı, Charles İş Başında, Alf, ve diğerleri)Aziz Üstel sohbet programı (Talk show) yapıyor ve Türkiye’de sohbet programcılığı yeni bir döneme giriyordu. Cem Özer ile Laf Lafı Açıyor ise o zamanlarda en çok izlenen eğlence ve sohbet programı olarak tarihteki yerini alıyordu. 80’ler ve 90’larda hayatımıza giren diziler ile geçen yıllarda yaşamımıza onlarca yeni program, birçoğu şu anda silinmiş yepyeni isim birbirinden farklı yarışmalar ve bir düzüne yapım getirdi. Yıl 2009’u gösterdiği günümüzde ise artık televizyonculuğumuz milyonlarca dolarlık bir sektöre dönüştü. Televizyonculuğumuz zaman zaman çok değerli insanları da ekrana kazandırdı ve bu isimlerinde sayesinde televizyonculuk Türkiye’de hızla gelişerek devam etti.

Günümüzde televizyonculuğ geldiği noktayı eleştiriyorum ama hem bu toplumun eğitim almış bir bireyi hem de bu sektörde var olmak isteyen bir isim olarak bunu üzerime düşen ölçüde yapmayı sorumluluk olarak kabul ediyorum, bu yüzden de hem eleştirmeyi hem de eleştirilmeyi istiyorum. Birbirimize getireceğimiz seviyeli eleştirilerin televizyonculuğu da olumlu etkileyeceğine inanıyorum.

Şu anda ne yazık ki televizyon yayıncılığımız, gözyaşından prim kazanmaya, yaşı ufak gençlerin yanlış format programlarda rating uğruna kullanılmasına, gereksiz yere uzatılan yapımlara, yanlış isimlerin birçok programa yerleştirilmesine, şiddetten pirim yapan dizilere, küfürden, seviyesiz eğlenceden zevk alan bir platforma dönüştü. Bunların birde üzerine eğitimsiz kitlelerin daha fazla televizyona monte edilmesi ile hedefinden iyice sapmış bir televizyonculuk ülkemde ne yazık ki yaşanmaya ve bu yönde ne acıdır ki çarpık gelişmeye başladı.

Türk toplumumun düşük eğitim yapısı ve televizyon programlarının seviyelerinin çok düşük olması sonucunda, eğitim almış kişilerin yarattığı kaliteli yapımlar dahi ne yazık ki beklenen ilgiyi görmedi. Her akşam cinayet ve olumsuz haberler ile beslenen haber bültenleri, bazen kişisel ilişkilerini kullanarak seyirci karşısına çıkmış yetersiz spikerleri ülkemize kazandırırken bu işin hakkını vermek isteyen yeni isimler arka planda kaldı ya da gereksiz yere harcandı. Dünyanın birçok ülkesinde olan seyirci izlesin gerisi önemli değil mantığı Türkiye’de zaten hali hazırda bilinçsiz olan toplumunun çoğu kesimini daha da köreltti. Evlilik yarışmaları sonucunda birçok yarışmacının psikolojisi bozulurken birçoğu da toplumda yanlış yerlere yönlenerek hayatlarında ne yazık ki karılaşmak istemedikleri sonlar ile karşılaştılar. Bunları izlediğimiz her defasında ise medya bu yayınlardan prim yaptı ve yeniden önümüze benzer yayınları koyarak toplumu da olumsuz yönde etkiledi. Stüdyolarda gereksiz kavgalar bu sefer ana haber bültenlerine taşınmaya ve ısıtılıp tekrar önümüze konmaya başladı. Havada uçtuğunu dahi idda eden adamları dahi programlarına çıkaran isimler Türk televizyon tarihinin ne yazık ki olumsuz gidişine de katkılarda bulundular.

Günümüzde sayıları artan şifreli kanallar sayesinde maddi gücü olanlar en azından seyretmek istediklerine para öderken orta ve düşük gelirli kısım ise düşük seviyeye hitap eden yayınları izleyerek olumsuz televizyonculuğu beslemeyi sürdürdü. Türk kanalları yer yer gerçekten güzel diziler, kaliteli programlar ile izleyiciyi kucaklasa da ne yazık ki televizyondaki gereksiz çöp yayınların çoğunlukta olması kaliteli televizyonculuğumuzun önünde büyük engel oluşturdu.

Bugüne geldiğimizde ise Türk Televizyon tarihimize şöyle bir baktığımız zaman elle tutulur bir tane yarışmanın ne yazık ki hiçbir Türk beyni kullanılarak yapılmamış olması da fikir ve program üretimimizde ki bir başka eksikliğide gözler önüne seriyor.

Türkiye’nin en büyük yapımcıları ne yazık ki yaratmak yerine satın almayı seçerek (Belki onlarda haklı yaratan birileri çıkmamış olabilir.) ülkemize güzel programlar kazandırırken şunu unuttular. “ÜRETMEK, ya da ÜRETTİRMEYE TEŞVİK ETMEK” böylece aynı yabancı markaları her zaman alan ve ona bağımlı olan diğer sektörlerdeki bağımlılığımızın televizyon sektöründeki bağımlılığı olarak televizyonlarımız başkalarını beslemeye devam etti. Aynı zamanda yüzbinlerce dolar verilerek getirilen dünyaca ünlü yıldızlar ile süslenen programlarda sanki biz bu işi gerçekten başarıyoruz havası yaratıldı. Stüdyolara toplanan kalabalık izleyiciler, futbol maçı izlercesine programlarda yer alarak ülkemizin düşük seviyede eğlence boyutunuda ekranlarda gözler önüne serdi. Sabah proglamları dahil olmak üzere, toplumda bir programa seyirci olmak ve para kazanmak psikolojisi yaratıldı. Birbiri ardına patlayan yarışmaların ardından yüzbinlerce insanımız yarışma sıralarında para kazanma hayali ile beklerken sonuçta kazanan kimse olmadı. Yapımcılar kazanmış gibi gözükselerde gelecekte daralan ekonominin ve işsizliğin onları da etkilediği bir toplumla karşı karşıya kalacaklarını sanırım hesap etmediler. Sonuçta eğitimini alamayan halk, ekonomisini toparlayamayan ve dışarı bağımlı bir ülkenin televizyonu da yabancıların beyinlerine emanet edildi.

İsterseniz Türk beyinlerinin yaratmadığı (Aslında çok daha iyilerini yapabiliriz) bazıları gerçekten çok kaliteli olan ve dünyada da en çok izlenen programların başını çeken bu programlara bakalım ve kendimize şu soruyu soralım. Biz neden bu programları yaratamadık?

ÇARKIFELEK (Neredeyse 10 küsür yıldır yayında sizce artık arşivlik olma zamanı gelmedi mi? )

VAR MISIN YOK MUSUN? ( Orjinali 1 saat sürerken bizimkisi sanırım süreyi biraz abarttı.)

RİZİKO ( Çok kaliteli bir yarışmaydı.)

BİR KELİME BİR İŞLEM ( Bu da güzel bir yarışma)

KİM 500 MİLYAR İSTER ( İyi bir yarışmaydı)

FEAR FACTOR

SURVIVOR

EN ZAYIF HALKA

BBG

POPSTAR ( Bundan başka bir dolu daha starlı yarışma çıktı yazmıyorum)

AMERICAN IDOL (Yakında buda gelecek sanırım ve paralar ABD’ye gidecek)

YEMEKTEYİZ

AİLELER YARIŞIYOR

Bu yukarıda yazdığımız programları çoğaltarak arttırılabiliriz ama bunun bize bir hiçbir yararı yok. Buradaki ilk sorduğu sorya bir tane daha ek soru eklemek çok önemli, oda şu: zaten üretmeyen bir toplum yapısını desteklediğimiz düzende sizce her şeyde bu kadar hazıra alışmak güzel mi? Bu programların yapımcılarına eminim yüz binlerce dolar ödenirken ne yazık ki Türkiye’miz televizyonculukta da dışarıya bağımlı bir hal aldı. Bu her ülkemizde birçok açıdan ne yazık ki böyle, burada yanlış anlaşılmasın elbette ki dünyanın her yerinden çok güzel yapımlar alınacak ve ülkemizde de yayınlanacaklardır. Bizlerinde yapımları yurt dışına gidecek ve oralarda izleyici ile buluşacaktır, olması gereken de kaliteli yapımların ülkemize kazandırılırken ülkemizin de dış dünyaya açılımını sağlamaktır. Fakat ilk yazdığım cümlemdeki sürekli bizim dışarıdan alma konusunda ki hastalığımız televizyonda da devam ettiği sürece ve bu yapımların içi oyulup Türkiye manzaraları ile dolduruldukça kaybeden hem Türk halkı, hem de Türk televizyonculuğu ve en önmlisi ülke ekonomisi olacaktır. Ülkemizin üniversitelerinde yetişen ve mezun olan binlerce gencimizde üretmenin değil tüketmenin birer çalışanı olmak durumunda kalacaklardır.

Tarih 2009, Atatürk Cumhuriyeti kuralı 86 yıl oldu ve şu anda ülkemizin üretip dünyaya satmış olduğu marka olan bir Türk arabası, uçağı, cep telefonu, ayakkabısı, televizyon programı (yarışma anlamında söyledim), dünyaca tanınan birkaç ürün (Lokum, kebap, biraz fındık) dışında elle tutulur bir ürünü ve ünlü ismi (Türklerin yoğun yaşadığı yerlerde ve Rusya da Tarkan dışında) yok. Peki, rakip ülkelere bakalım. Sizce onların markaları var mı? Almanya, İngiltere, Rusya, Çin, Japonya, Fransa, İspanya, İtalya, ABD vb…sadece ülke isimleri bile sanırım bir marka olmayı başarmış bu ülkelerden sizce eksik yanımız var mı? Kesinlikle biz insan kaynağı ve ülke kaynakları olarak onlardan hiçte aşağı değiliz. Eksiğimiz hazıra çok alışmış olmamız.

Peki, aynı manzarayı 2109 yılında da görmek ister misiniz? O zaman üretmek ve ülkemizi daha iyi bir geleceğe ulaştırmak için ne iş yaparsak yapalım kendi gücümüzü kullanarak ve dünyayı izleyerek çalışırsak emin olun ki hepimiz daha çok kazanacağız. Buna inandığım için Tayvan’dan ülkemi Çinlilere sahne ve televizyon çalışmalarımla anlatmaya devam edeceğim.

Sevgilerimle.

Uğur Rıfat KARLOVA

[1] Bakınız: http://www.tvhistory.tv/pre-1935.htm

Leave a Reply

Fill in your details below or click an icon to log in:

WordPress.com Logo

You are commenting using your WordPress.com account. Log Out / Change )

Twitter picture

You are commenting using your Twitter account. Log Out / Change )

Facebook photo

You are commenting using your Facebook account. Log Out / Change )

Google+ photo

You are commenting using your Google+ account. Log Out / Change )

Connecting to %s

%d bloggers like this: